1 Kasım 2007 Perşembe

Hidiv Kasrı..

Baktım ki bugünlerde herkes blogunda baharın müjdecisi çiçek resimleri koymuş, ben de geçen yıl sık sık yürüyüşe çıktığımız Hidiv Kasrı Korusundan bazı görüntüler ekleyerek bahar sevincine ortak olayım istedim.
Daha yakından bakmaya doyulmuyor

Hidiv Kasrı

Hıdiv Kasrı hakkında kısa bilgi;
Hıdiv, Osmanlı'nın Mısır valilerine verdiği ünvan. 19. yüzyılın sonlarında, genç yaşta Mısır Valisi olan Abbas Hilmi Paşa, Osmanlı devletinden Mısır'daki İngiliz nüfuzunu kırabilmek için destek sağlayabilmek için uzun süreli İstanbul'da kalması gereken genç Paşa,1903 yılında Çubuklu'da iki ahşap yalı satın almış. Zamanla yalılarının arkasındaki yamaçları ve üst düzlüğü kapsayan 270 dönümlük bahçeyi de alan Paşa,1907 senesinde İtalyan mimar Delfo Seminati'ye o devrin mimari modasına uygun olarak art nouveau tarzındaki muhteşem saray yavrusunu yaptırmış.

Miniatürk'de Hidiv Kasrı

Ünü Avrupa' ya kadar giden özel ve İstanbul 'un en büyük gül bahçesine sahip bu mekanın bir özelliği de Boğaz tepelerinden iki kıtayı birleştiren kulesinin İstanbul 'un zamanında buharla çalışan ilk asansörlerinden birine sahip oluşuymuş.

Gül zamanı bir başka güzel ama lale zamanı bambaşka kasrın bahçesi

Burada yürüyüş yapmanın en güzel yanı, göz alabildiğine yeşilin arkadasındaki boğaz fonu..


Bu insan neye bakıyor?

Bakmaya değecek kadar varmış..

Off off! Yürü yürü bitmez buradaki parkur da..

Bari biraz mola verelim, arkamıza kasrı alıp bir de poz verelim de geldiğimize değsin..

Anadolu yakasında oturanlar için en kısa ulaşım Kavacık'tan. Sahil yolundan da çıkış var.

Şu an Hidiv Kasrı Beltur işletmesinde, yaz ve bahar ayranlarında menüler daha da zenginleşiyor. Kasrın iç kısmı restoran olarak hizmet vermekte. Boğaza bakan ön bahçede ise 3 ayrı mekan var, çay bahçesi, gözleme kısmı ve döner kebap kısmı. Fiyatlar o manzaraya göre fahiş sayılmaz. O parkuru yürürüm ama verdiğim kalorileri ille de geri alıcam derseniz seçenek çoooook.. :)

Rumeli Hisarı..

3 Mart 2007 Cumartesi..

Sık sık önünden geçtiğimiz, vapurla geçerken karşıdan hayran hayran seyrettiğimiz Rumeli Hisarı'nın içini gezmenin zamanı geldi de geçti bile..

Boğazdan hisara bakış
Öğlene kadar hava kapalı, şakır şakır yağmur yağmış.. Tam benim işten çıkacağım saatlerde hava açıyor, pırıl pırıl bir güneş.. Allah'ın sevgili kulu muyum ne! :) Şans eseri hisarın girişindeki otoparkta yer de bulmuşuz. Önce dışarıdan görünen Hisarpeçe kapısından giriyoruz, bizi iki Roma sütununun önünde Dizdar kapısı karşılıyor. Kale dizdarı (kale komutanı)'nın odası muhtemelen bu kapının hemen yakınında yer alıyordu. Dizdar Kapısı'ndan girince sağ tarafımızda müze müdürlüğüne ait bina, sol tarafta da Halil Paşa Kulesi, tam karşımızda da konser platformu yer alıyor. Güvenlik görevlilerine "hisarın her köşesini görebilmek için hangi güzergahı izleyelim" diye soruyoruz.

Sol tarafta pirinç topların yer aldığı yoldan devam ediyoruz. Öğle yemeğini yeni yemişiz, tüm dolaşım sisteminin sindirim sistemine hizmet ettiği dakikaları yaşarken yukarılara tırmanmak bir hayli yoruyor bizi. Ama en tepeye çıkmazsam gözüm açık gider! (Bunu düşünürken çocukken dayımlarla gittiğimiz pikniklerde sürekli dağa bayıra beraber tırmandığım kuzenim geliyor aklıma, neden her yerde tırmanma iç güdüsü oluşuyor bizde? diye oturup masaya bile yatırmıştık konuyu. Çocuk aklı işte, "ben bunun genetik olduğunu savunuyorum ciddi ciddi -babamı da çocukken ağaçtan aşağı indiremezlermiş, köyün en yalçın kayalarına tırmanırmış-, kuzenim de "yok yok bizde alçaklık kompleksi var, ondan sürekli tırmanıyoruz biz" demişti de gülüşmüştük)
Zağanos Paşa Kulesi'nin önüne kadar gelip, kapının kapalı olması gerçeği ile yüzleşiyoruz. Yolumuza surların üzerinden devam etmeye başlıyoruz. Bu arada dar, engebeli ve de yeni yağan yağmur nedeniyle kaygan basamaklardan dizlerimiz titreyerek çıkıyoruz surlara. Aslına sadık kalmak uğruna, sonradan parmaklık eklenmemiş. Orjinallik bozulmamış, iyi hoş olmuş da gezmek için bu kadar riske girmeye de gerek var mı canım! Ama kim yıldırır bizi, ille de en tepeden bakacağız hisara ve boğaza..

Hisar'ı yukarıdan süzmek çok zevkli ama o rizikolu merdivenlerden yeniden inecek olmanın verdiği stres de hala üstümde. Kendi kendime " demek ki yaş ilerledikçe yükseklik korkusu artıyor insanın" diye düşünüyorum ama sonra korkumun nedeninin yükseklik korkusu olmadığına karar veriyorum da rahatlıyorum (Bu psikiyatrideki savunma mekanizmalarını her kim bulmuşsa, ona minnettarım). Aslında yükseklik korkusu değil olay; merdivenlerden inerken ayağımızın hafif kayması ya da başınızın dönmesi halinde sağ kalma şansımın ne kadar az olduğunu biliyorum sadece..

Zağanos Paşa Kulesinden Sarıca Paşa Kulesi'ne surların üzerinden doğrudan geçiş yok, arada bir bölme doldurulmuş, geçiş kapatılmış. Biz de surlardan inip patika yoldan tırmanıyoruz Sarıca Paşa Kulesi'ne.

Saruca Kulesinden Hisar

Sarıca Paşa Kulesinden Boğaziçi Köprüsü'nü, aşağıda Hisar Kahvehanesini ve Halil Paşa Kulesi'nde dalgalanan şanlı bayrağımızı doya doya seyrediyoruz. Bir de için için kızıyorum görevlilere " İnsan şuraya 2 sandelye atar, çay servisi falan yapar" diye. Sonra da eşimi kulenin iniş yoluna dikip Özlem'imi (eşimin kızkardeşi) de alıp küçük bir kuleye çıkıp katalog pozları veriyorum. Eşim de n'apsın, içinden "sevinsin garibim" diye geçirip çekiyor resimlerimizi.. En son sahne platformu haline dönüştürülmüş kısma inip mini konserimi veriyorum. Bu arada nedense hisarda bizden başka turist kalmıyor ??
Hisar için yazılmış çizilmiş pek çok metaryel bulabilirsiniz internette, küçük bir özet yapalım ki "gezelim görelim öğrenelim" ilkesinin, "öğrenelim" kısmı hakettiği yeri bulsun..

Hisar, İstanbul’un fethi için hazırlıklar yapılırken, Boğaz’dan Bizans’a gelebilecek yardımları engelleyebilmek için, 1452 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Mimar Müslihiddin'e yaptırılmıştır. Planını bizzat Sultan II. Mehmed çizmiş. Hisar, Boğaz’ın en dar yerinde ve Anadolu Hisarı’nın karşısında konumlandırılmış ki makaslama ateşle, izinsiz, cebren geçmek isteyen herhangi bir geminin derhal batırılması mümkün olsun. Bu iki hisara yerleştirilen toplar sayesinde boğaz tamamen gemilerin geçişine kapatılmış. İki Türk kalesinin karşılıklı genişliği 660 metreymiş.

Hisarda bahara girenler

Malzeme ve işçiler belirlenince, bir yarış halinde, üç kulenin inşası üç vezire verilmiş. Saruca Paşa, Halil Paşa ve Zağanos Paşa. Hemen alınan savunma önlemleri ve zaman zaman Sultan II. Mehmet’in de katılmasıyla, inşaat geceli/gündüzlü çalışarak 3,5 ay gibi kısa bir zamanda tamamlanmış.
Saruca Paşa, Halil Paşa ve Zağanos Paşa adlarında üç büyük ve küçük Zağanos Paşa adında bir ufak toplam dört kulesi; 13 adet irili ufaklı burcu bulunmaktadır.

Hisara son bakış

Hisarın ortasındaki, şimdi sadece yarım minaresi duran, caminin sarnıcının üzeri kapatılarak 1960 yılından itibaren Hisar Tiyatrosu olarak kullanılmakta. Cami Şeyhülislam Molla Fenari tarafından yaptırılmış.

Bir zamanlar camii, şimdi ise sahne platformu



Dünyanın en büyük minyatür parkı, Miniatürk..

Türkiye'yi yarım günde nasıl mı gezebiliriz? Tabii ki Miniatürk'e giderek..
Buraya gelmekle ne kadar akıllıca birşey yapmışız meğer. Bazı maketlerin gerçeklerini imkanım olsa da göremeyecektim, çünkü çoktaaan yeryüzünden silindiler. Gerçeklerini gördüm diyelim, sağından solundan bakabilecektim belki ama bir helikopterle gezi lüksüm olmadığı için üstten panaromayı hep kaçıracaktım. Yapıyı hep bir duvar, bir kapı ile görebilecek ama bir bütün olarak bu kadar yakından göremeyecektim. Hem de bu kadar kısa sürede giriş biletimi bir makinayı sokup kısa rehberlik bilgilerini sesli olarak dinleyemeyecektim.
Bu gerekçeler, Miniatürk'ü herkesin mutlaka görmesi için yeterli değil mi?
Buradaki eserleri teker teker resimleriyle gösterip, bilgi vermek başlı başına bir blog olur zaten. Eserlerin hepsi mimari olarak gerçeklerinin tıpatıp aynısı değil ama ince detayların bile çoğunda es geçilmediği, özenle aslına sadık kalınmaya çalışıldığı belli.
Miniatürk'ün kurulmasına fikir babalığı yapan Cengiz Özdemir, Hollanda'ya bir işçi ailesinin çocuğu olarak gitmiş ve orada bulunduğu yıllarda diplomasiye de ilk adımını atmış. Dünyaca tanınan Holanda'nın Madurodam (Minyatür Hollanda) bahçesini gördükten sonra Türkiye'ye de bir benzerini yapma fikri doğmuş.

Artemis Tapınağı (İzmir - Efes)
Meryem Ana (St Mary) Kilisesi (İzmir - Efes)

Ecyad Kalesi (Medine)

Sizce resimlerdeki eserlerin ortak tarafı var mı?
Evet var... ???



Pierre Loti..

10 Şubat 2007..
Gene nereye gideceğimiz konusunda bilgi verilmeden çıktık evden. Sürpriz ya, soramıyorum da.. Haliç'e doğru yönelince az buçuk tahminler oluştu kafamda. Ya Haliç boyu tarihi mekanlar gezilecek, ya Pierre Loti'ye gidilecek ya da Miniatürk'e. Tahminlerden iki tanesi tuttu. İlk durağımız Pierre Loti idi. İstanbul'da yaşayıp da Pierre Loti'de şimdiye kadar çay içmeyenler hala var mı bilemiyorum ama en azından yerli yapım dizilerimizden buraya az çok aşinasınızdır. (Bir İstanbul Masalı, Binbir Gece, Ihlamurlar Altında..) Teraslardan görünen müthiş Haliç manzarasından bahsetmeme gerek yok herhalde..

Artık Pierre Loti'ye Haliç'ten ulaşmak çok kolaylaştı. Eyüp Belediyesi'ne teleferik hizmeti için takdir ve teşekkürlerimizi sunup teleferik kuruğunu da ulaşıyoruz Pierre Loti tepesine.. Bu kış gününde bile hınca hınç dolmuş kahvehanede kendimize oturacak bir yer arıyoruz. Manzara güzel olmasına güzel ama sadece ruhumu doyuruyor, karnım hala aç. Kimimize çayın yanında taze çıtır simit kimimize de karışık ya da kaşarlı tost geliyor. Böyle bir şey var mı? 3 yanımız mezarlık ama ben manzaranın havasına girmiş şarkı söylüyorum, mezarlığın ortasında olduğumuzdan mı yoksa bülbül sesimi buralarda harcamamam gerektiğinden mi onu ayırt edemedim, yanımdakilerce uyarılıyorum ve susup yemeğimin ve manzaranın tadını çıkarıyorum.

Pierre Loti öyle aşağıdan görüldüğü gibi bir kaç terasdan ibaret değil. Kahvehanenin arka tarafındaki eski konaklar restore edilmiş, restoran ve butik otele dönüştürülerek çevresi de çok hoş bir peyzaj ile süslenmiş. Tamam biraz yapay duruyor ama olsun, sonradan da eklense yeşillik ayrı bir güzellik katıyor mekana..

Pierre Loti isminin nereden geldiğine gelince;
Deniz subayı olan Loti, Türkiye'ye ilk gelişinde ( 1876 -1877 ) Aziyade adında genç bir Osmanlı kadınına gönlünü kaptırır. Loti, Eyüp'teki evinde sık sık buluştuğu genç kadınla yaşadığı günleri bir günlüğe yazar . İstanbul'dan ayrıldıktan sonra Aziyade ile yaşadıklarını "Aziyade" diye bir kitapta toplar. On yıl sonra Pierre Loti İstanbul'a tekrar geldiğinde Aziyade'nin öldüğünü öğrenir ve yıkılır. Fransız yazar, Türkiye'de bulunduğu sürece başında fes, elinde tesbihle Türk kılığına girip, Türkler'in arasında gezinmekten hoşlanır. Sık sık Haliç sırtlarındaki bu kahveye gider, anılarını yadeder, görkemli manzarada eski günlerine döner. Nasıl olduğu bilinmiyor ama o zaman beri bu yer Pierre Loti olarak anılmaktadır.

Son zamanlarda, "Pierre Loti Tepesi" olarak anılan bu mekanın adının "Eyüp Sultan Tepesi" olarak değiştirilmesi konusunda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisinin bir öneride bulunduğunu duymuşsunuzdur. Bence bu isim ile özdeşleşmiş mekanın isminin resmi olarak değitirilmesi, insanların kafasındaki ismi değiştirmeye yetmez. İster Pierre Loti'nin hikayesi gerçek olsun ister olmasın, bu isim buraya çok yakışıyor yahu! (Çok Kubi gördüm kendimi) :))