23 Ekim 2007 Salı

Kazdağları Milli Parkı

Tahtakuşlar köyünden sonra Edremit’e bağlı Altınoluk belediyesine geldik. Burda bizi bekleyen safari cipleri ile Kazdağları Milli Parkı’na gidilecekti. Ama hala uykum açılmamıştı, dalgın dalgın otobüsten inerken, insanların ciplere doğru niye hücum ettiğine bir anlam veremiyordum, herkesi alacak kadar cip vardı nasıl olsa.. Ciplerde yer kapma amacıyla koşturan insanların ne kadar mantıklı davradıklarını kavramam üç dakikamı aldı. Ortada kalakalmıştık, sevgili rehberimiz bizi malzeme cibine yönlendirinceye kadar da şaşkın şaşkın bakınıyorduk. Cibimizde eşimle benim dışında 4 kişilik bir grup daha vardı. Grup olmanın da verdiği coşku da var tabii, bizim kızlar bir coştu bir coştu, bir ara ayaklarına habire takılıp duran marul-domates poşetlerine aldırmadan müzik eşliğinde zıplıyor, çalan müziğe bağıra çağıra eşlik ediyorlardı. Yaşça akran olmamıza rağmen ruhum o saatlerde hala uykuda olduğu için kendimi onların teyzesi gibi hissediyordum. Sabah sabah bu ne enerji Allah’ım! Zaman zaman bir gürültü makinası ile yolculuk ediyormuşum hissine kapılıyordum ama bayan soğuk nevale konumuna düşmeyeyim diye de arada tempo tutuyorum. Kendimi o kadar kasmama, karizmamı olanca gücümle korumaya çalışmama rağmen gene çatlak damarıma yenik düştüm. Yolculuğun ortalarına doğru bir baktım, onlardan biri olmuvermişim.
İlk molamızı Kazdağları Milli Parkının girişinde verdik, denizi arkamızda bırakıp dağa tırmanmadan önce son bir kez denize bakalım dedik. İsmini zeytinyağının renginden alan Altınoluk ve Altınoluk’un masmavi eteği uçsuz bucaksız Ege .. Bu noktadan sonra yolculuk hep yemyeşildi, gürültülü bir yeşil..
Boşuna Yunan tanrıları burayı ev seçmemişler kendilerine..
1993 yılında çıkan bir yasa ile de Kazdağı'nın Edremit Körfezi'ne bakan yüzündeki 25 km2'lik bir bölümü Milli Park Alanı olarak ilan edilmiş. Ege Bölgesi ile Marmara Bölgesi’ni birbirinden ayıran ve antik çağda ‘İda Dağı’ olarak bilinen Kazdağı, Biga Yarımadası’nın en yüksek kütlesiymiş. Burası oksijen yoğunluğu açısından dünyanın ilk üç yeri arasında imiş. Diğer iki yer neresi hiçbir fikrim yok. Yalnızca burada yetişen Kazdağı göknarının diğer isminin de Troya çamı olmasının nedeni, Truva savaşının sona ermesine neden olan ünlü Truva atının kerestesinin bu ağaçtan sağlanmış olması.
Kazdağı (Kazdagi, İda Dağı) isminin nasıl ortaya çıktığı hakkında çeşitli söylentiler var, bir tanesi Sarıkız efsanesi içinde geçiyor; (Tahtakuşlar Etnografya Müzesi kurucusu Ali Kudar'ın anlatımından yazıya geçirilmiş)
Körfez yöresinde yaşayan bir çoban, eşi ölünce kızıyla birlikte Güre köyüne gelir. Baba, koyun; kızı da kaz çobanlığı yaparak hayatlarını sürdürür. Baba, yaşlanınca Hacca gitmek ister, yola çıkmadan önce kızına, kendisinin dönüşünden sonra evlenebileceğini söyler. Ancak, babanın gidişinden sonra köyün gençleri, güzel kızın peşine düşer. Kız, babasının vasiyetini tutarak yıllarca kimsenin yüzüne bakmaz. Delikanlılar, çeşitli dedikodu ve iftiralarla kızı zor duruma sokmak ister. Kızın babası döndüğünde, halk tarafından, "kızı iffetini yitirdi" diye dışlanır, hakaretlere maruz kalır. Tek çare olarak, adama kızını öldürmesini tavsiye ederler. Bu iftiralara kanan baba, kızını öldürmeye karar verir, kızını yanma alarak dağa doğru yola çıkarlar. Durumu sezinleyen kızın yüzü sapsarıdır. Onları gören çocuklar, "Sarı kız, sarı kız..." diye alay ederler. Kızın adı kalır, Sarıkız. Sarıkız, çocukları susturamayınca: "Suyunuz soğuk, köyünüz koğuk olsun..." diye beddua eder. Baba, kızını şimdiki türbenin bulunduğu tepeye çıkarır; "İki rekât namaz kılayım da sonra kızımı öldüreyim" diye düşünür ve kızdan abdest suyu ister. Kızın verdiği su, tuzludur. Kız özür dileyerek babası acele ettiğinden suyu denizden aldığını söyler. Kızın verdiği son su tatlı olunca, baba kızın durumundan şüphelenir; Onun ermiş olduğunu anlar ve davranışından pişmanlık duyar. Kızı öldürmenin büyük günah olacağını düşünen baba, karşı tepelere doğru kaçar. O anda dağın üstünü kapkara bir bulut kaplar. Baba-kız bulutun içinde kaybolur. Neden sonra olay yerine gelen çobanlar, kızın bir tepede, babanın da 10 km uzakta başka bir tepede öldüklerini görürler. Onları gömer ve mezarlarını türbe haline getirirler. Yıllar sonra kitleler halinde yöreye gelen Türkmenler, dağda başı boş gezen kazları görüp, bu olayı da işitince; "Biz anayurdumuzda -Ortaasya'da- kazı kutsal sayardık. Neden bu dağı da kutsal saymayalım?" demişler ve o zamandan beri dağın adı Kazdağ olarak adlandırılmış. Babanın medfun olduğu tepeye de Babadağ adı verilmiş.

Antik dönemin büyük şairi Homeros, Ilyada adlı eserinde Kazdagi'nin "büyük pinarli Ida" olarak tanimlamış. Boşuna böyle bir tespitte bulunmamış ünlü ozan, 25.km uzunluktaki milli park sınırı boyunca dokuz adet güçlü dere denize ulaşmaktaymış.

Malzeme cibinde olmak da bir yandan iyiymiş be! Bizim cip diğer ciplerin bir hayli gerisinde kalmıştı ama ne önemi vardı ki, nasılsa biz varmadan tek lokma yemek yiyemeyeceklerdi. Heh heh! Mola yerine varıp sağa sola serpildik herkes gibi. Multifonksiyonel şoförlerimiz bir yandan ızgarayı hazırlarken bir yandan makarna ve salatayı hazırladılar. Dağ havasının verdiği iştahtan mı yoksa gerçekten bu adamlar bu ızgara işinden anlıyorlar mı bilmiyorum, köfteler harikaydı yani. Gittiğimiz yerde öyle tam teşkilatlı bir restoran falan var sanmayın haa! Derme çatma bir baraka, önünde de bir kaç kırık dökük masa ve sandalye o kadar.. Öyle aile pikniği gibi birşeydi. Ne masalar ne de sandalyeler kişi sayısı ile doğru orantılıydı. Ama öyle sıcak bir ortam vardı ki, yemeğini bitiren "ben az daha ense yapayım, zaten zor bulmuşum oturacak bu yeri" deyip sandalyesine yapışıp kalmıyordu. Kalkıp ayakta tepsisi ile bekleyenleri hemen yerine davet ediyordu hatta ayakta birini bulamadıysa ise manzarası kötü olan başka bir oturanı zorla kendi yerine oturtuyordu. (Tamam bu kısmı abartı ama hayal işte). Yedik içtik, ardımızda kalanları -hiç birşey kalmadı diye hatırlıyorum ama- gene multifonksiyonel şoförlerimiz topladı. Dereçatı’da dere boyu yüzmeye uygun pek çok da gölet mevcut. Yaz aylarında giderseniz mayonızı almayı unutmayın ha! Görüntüler Dereçatı bölgesinden. Ben bu resimler için birşey yazmadım, yazmaya gerek var mı sizce?







Burada fotoğrafçılık egomu iyice doyurduktan sonra ikinci durağımız Şahindere Kanyonu idi. Dibi yukardan görünmeyen bir vadi.. Altınoluk'u oksijen çadırına dönüştüren en önemli etken, Şahinderesi Kanyonuymuş. Bölgede hava değişimini sağlayan kanyon, dağdan çektiği çam kokulu havayı ovaya dağıtırken, denizden aldığı iyot kokulu havayı, dağa çıkartarak bir çeşit baca görevi görüyormuş. Karşılıklı hava sirkülasyonunu sağlayan 27 kilometre uzunluğundaki kanyonun yüksekliği 600 metre. Açık U şekilli aralığı 700 metre civarında. Bizim safari güzargahımız kanyonun çevresinden dolaşıyordu, kanyonun içine de ciplerle başka bir güzargahtan girmek mümkünmüş.


Kazdağlarının Yunan mitolojisinde de büyük yeri var. Homeros’un ilyada Destanı’ndaki efsanevi Truva Savaşı’ında, Kazdağı’nın (Kazdagi, ida) yeri aşağıdaki gibi bahsedilmektedir:
Olympos Dağı’ndaki Kral Peleus ile Deniz perisi Thetis'in evlenme merasimine davet edilmeyen nifak tanrıçası Eris, intikam almak için düğün gecesi yemek yenilen masaya ‘en güzele’ diye yazan altın bir elmayı bırakıverir. Bunun üzerine çıkan huzursuzluk sonucunda, Tanrıların Tanrısı Zeus, seçimin Afrodit, Hera ve Athena arasında yapılmasına karar verir. Bu huzusuzluğu Olympos’tan ve Tanrılar’dan uzaklaştırmak isteyen Zeus, ‘Gidin’ diye gürler ve ‘Irmakları bol İda dağına, orada Paris adında Troya'lı bir prens yaşamaktadır. Bu işlerden en iyi anlayan odur’ der. Böylelikle, efsaneye göre tarihteki ilk güzellik yarışması Kazdağı’nda (Kazdagi, ida) gerçekleştirilir. Kazdağı’nda (Kazdagi, ida) yaşayan Truva Kralı Priamos’un oğlu Paris’in hakem olduğu yarışmada; Hera, Athena ve Afrodit en güzel seçilebilmek için Paris’e teklif ettikleri hediyelerle tarihteki ilk rüşvet olayına da vesile olmuşlardır. Dünya’nın en güzel kadını ‘Helen’ nin aşkını teklif eden Afrodit yarışmayı kazanmış, ama Paris ve Truva Şehri bu duruma sinirlenen Hera ve Athena’nın lanetini üzerine almıştır. Paris Afrodit'e kanar ve dünyanın en güzel kadınını elde etmek için Afrodit'i yarışmanın birincisi seçer. Paris, Afrodit'in yardımıyla Sparta'ya gider, Helen'i kaçırır, prensi olduğu Troya şehrine geri döner. Bunun üzerine Sparta Kralı Menelaos, Akha ordularını toplayarak Troya'ya savaş açar. Böylece 10 yıl sürecek Troya savaşı başlamış olur. Efsaneye göre Olympos’taki tanrılar, Truva Savaşı’nı Kazdağı’ndan (Kazdagi, ida) izlemişlerdir.
Dönüşte Altınoluk manzarası


Safarinin sonlandığı yer gene Altınoluktu. Otobüslerin bizi bekleyeceği yer önceden belirlenmişti ama bu yerden bizim şoförün neden haberi yoktu? Ya da haberi vardı da adamcağızın buluşma noktasını trans geçmiş olmasına bizim çılgın grubumuz mu neden oldu? gibi sorular hala beynimi kemirir durur.. Biz buluşma yerini geçtiğimizi geç de olsa farkettik ama önümüzden giden cip kendini yarışma havasına kaptırmış, bütün el kol hareketlerimize rağmen bizden hızla uzaklaşıyordu. Ne de olsa biz onlara göre arkada kalan cibin yenilgiyi sindiremeyen, bu yüzden el kol hareketleri ile bir isyan içinde olan zavallı yolcularıydık. Onların geri gelmesini çok değil, 20 dakika kadar bekledik. Altınoluk’taki buluşma yerinin Edremit’e alındığını söyleyip birisi eşek şakası mı yapmıştı acaba onlara?

Nihayet Ayvalık Sarımsaklı’daki otelimizdeydik. Eşimin arası rehberimiz Ahmet ile bir hayli iyiydi, sevgili Ahmet bize denizi iyi gören ,iyi bir oda ayarladığını söyleyince sevine sevine, zıplaya zıplaya çıktık odamıza. Odaya girdik sade bir otel odası ama balkon için aynı sadelik söz konusu değil. Balkonun parmaklıkları ile bir metre mesafede devasa bir trafo.. Bizim pozitif elektiriğimiz bitiverirse, elektrik kaynağı babında trafoyu kullanırız diye böyle bir güzellik yapmış, sağolsun çocukcağız.. Banyodaki havlu asacağının ve tuvalet kağıdı aparatının da yalnızca bizim odamıza mahsus olarak portatif olması gene çok ince düşünülmüş detaylardan biri. Herşey evdeki gibi olursa tabiki odanın havası çok sıkıcı olacaktı. Havlu asacağını hole takmak ya da tuvalet kağıdı aparatını balkona monte etmek gibi farklı istekleri olabilir pekala insanların.. Bir de televizyon faktörü var tabii, gecenin belirli bir saatinden sonra görüntünün kaybolması, sırf biz sessiz, huzurlu ve de romantik bir gece geçirelim diye ayarlanmış. Dahası var, akrobatik bir manevra ile ileri doğru uzanırsanız balkondan denizi bile görebiliyorsunuz.. Herşey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş işte. Bu kadar torpile gerek varmıydı be Ahmet!





Hiç yorum yok: