11 Kasım 2007 Pazar

Asırlara ayak direyen mabed Ayasofya..

Biraz İstanbul gezileri yapmaya ne dersiniz.

22 Temmuz 2007

Ayasofya bahçe kapısında uzunca bir kuyruk var, neredeyse tek Türk biziz. Turist avına çıkan rehberler bizi de yabancı turist zannetip, hangi dil olduğunu anlamadığım bir dille ısrarla bir konuda ikna etmeye çalışsa da kuyruktan bir adım bile uzaklaşmıyoruz. Rehber arkadaşa da nasıl olur da bizi yabancı turist zanneder diye bir sopa atmadığımız kalıyor.

Bahçede çeşitli köşelere yerleştirilmiş bir sürü tarihi kalıntı karşılıyor bizi. Müzeye girmeden önce ana girişin önündeki çukurluk alan ve çukurun içindeki koyun motifli eser hemen farkediliyor. Koyun motifleriyle bezeli üçgen formunda dev boyuttaki giriş alınlığı 1935’de Schneider tarafından kazılarda bulunmuş. Sonradan aslında burasının çukur olmadığını bizim bulunduğumuz zeminin yapılaşma sonrası ortaya çıktığını öğreniyorum.
İlk giriş kısmı dış narteks. Dış narteksin dokuz kapısından kuzeydeki üç tanesi suçluların kendini affetirmek için kiliseye girdikleri kapılarmış. Güneydeki kapılar ise sıradan İstanbul halkının kullandığı kapılarmış.
Dış narteksden 5 kapılı iç nartekse geçiliyor. İç narteksi gezmeyi sonraya bırakıp doğruca müzenin asıl salon kısmına yani orta nefe yöneliyoruz. Orta nefe geçerken bir an imparatorun sözleri çınlıyor kulaklarımızda; “ Geçtim Süleymanı!” Bu Süleyman, Kudüs’teki ünlü Süleyman Tapınağı’nı yaptıran Hz Süleyman.

Ayasofya’nın adının Azize Sofya'dan geldiğini sanırdım ama öyle olmadığını sonradan öğrenmiş oldum. Hagia Sophia Yunanca “kutsal bilgelik” demek. Buradaki sözcük, Hıristiyanlık Üçlemesi’nin (Teslis) ikinci unsuru olan kutsal bilgeliğin karşıtı olan Sophia. İlk yapıldığı yıllarda ”megalo eklessia” (büyük kilise) denmekteydi.
360 yılında yapılan ilk Ayasofya aynı yerde idi ve ahşap çatılıydı, yanınca yerine yapılan yeni Ayasofya 415 yılında tamamlandı. Bu yapı ünlü Nika İsyanında 532 yılında yerle bir edilince Iustinianos tarafından aynı yıl yeniden yaptırılmaya başlandı ve 5 yıl sonra tamamlandı, 27 Aralık 537’de açıldı.

İmparator Iustinianus, Ayasofya’nın yeniden yapımı için önceden kendileri hakkında övgüler duyduğu, Anadolulu iki usta matematikçiyi, İsodoros ve Tralles (Aydın)’li Antemios'u İstanbul’a getirtti. İnşaat için tüm olanaklarını seferber etti, ülkenin dört bir yanından , antik eserlerden toplattığı sütunları , taşları Ayasofya temel inşaatının önüne yığdı. İç mekanda yan sahınları taşıyan dörderden sekiz yeşil sütunu Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan taşıttı.

Mimari yönden incelendiğinde büyük bir orta mekân, iki yan mekân (nef), apsis, iç ve dış nartekslerden meydana gelmiştir. İç mekân, 100 x 70 m. ölçüsünde olup, üzeri dört büyük ayağın taşıdığı 55 m. yüksekliğinde, 30.31 m. çapında kubbe ile örtülmüştür.

Girer girmez ilk baktığım yer müzenin kubbesi oluyor, 32 m çapı ile İstanbul’daki en geniş mabet kubbesini tadilat nedeni ile maalesef net göremiyorum.
558 Mayısında depremle kubbenin doğu kısmı çökmüş. Daha sonra kubbe altı metre kadar yükseltilmiş ve en son halini almış. Kubbe çeşitli onarımlardan sonra dairesel olma özelliğini yitirmiş.

Bilindiği gibi İstanbul’un fethinden 2 gün sonra Ayasofya camiye çevrildi ve "Fethiye Camii" adını aldı. Hemen bir minare eklendi, mihrap ve minber yerleştirildi. Bu minare doğu yönde kızılımsı ve ince olandır. 2. Beyazid döneminde Topkapı Sarayı tarafındaki taş minare ilave edildi. 16. yy sonlarına doğru 3. Murat zamanında , ünlü mimarımız Sinan’a tramvay yolu tarafındaki iki minare yaptırıldı.
Aynı anda yapılmayan ilave minare birimleri eserin dışarıdan daha ziyade destek fonksiyonunu görürken estetik görünümü de biraz bozmakta.

Solda ilk göze çarpan yapılardan biri dev boyutaki yekpare mermer “abdest urneleri” ni, denildiğine göre 3. Murat Bergama’dan getirtmiş.

Yine ileride apsisin hemen solunda sonradan buraya eklendiği çok belli olan mükemmel şebeke işçiliği ile göz kamaştıran hünkar mahfili yer alıyor.

Mihrap sonradan yön verilerek apsis kısmına yapıldığından çok simetrik durmuyor ve hemen sağ tarafında minber yer alıyor.

Ayasofya’nın mihrap yanlarındaki şamdanları da 1526’da Budin Zaferi anısına Sultan Süleyman koydurtmuş.

Yine mihrabın tam tepe kısmında, apsisin yarım kubbesindeki mozaik pano çekiyor dikkatimizi, Meryem ve bebek İsa tasviri, ikonoklazma yıllarından hemen sonra yapılmış.

Sağında bir kısmı bozulmuş melek tasviri görülebiliyor.

Minberin önünden sağdaki yan nefe geçiyoruz. Tavan süslemeleri ve duvardaki kabartmaların kilise olduğu dönemden kaldığını tahmin ediyorum.

Sağ nefde yer alan I. Mahmut Kütüphanesi, ilk olarak 1552 yılında Kanuni tarafından yaptırılmış. Kütüphanenin ilk kurucusu Kağıt Emini Hacı Cihan Bey ‘miş. Mimarı Kayserili Hacı Mehmet Ağa, Son şeklini veren ise I. Mahmut. Demir şebeklerinin ince işçiliği hemen göze çarpmakta.

Ziyarete kapalı olduğu için demir şebekelerin ardından bakıyoruz. İçeride çinilerle kaplı duvarların önünde oturma yerleri ve rahleler görülebilmekte.

Çiniler 16. yy Tekfur Sarayı ve İznik atölyelerinde imal edilmiş. Kütüphanede bir dönem beş bin kadar el yazması kitap bulunuyormuş. Kütüphanenin giriş kapısında , üstlerinde “ ya fettah” yazılı iki güzel tokmak bulunmakta. Bu o zamanların bir geleneğiymiş ve Allah’ın sıfatlarından olan “açıcı “ anlamındaki bu sözcük, tokmaklara yazılıp önemli kapılara konurmuş.

Sağ nefden tekrar iç nartekse çıkıp üst galerilere çıkan rampalı koridorun başlangıcı olan kapıya yöneliyoruz. Evet, üst galerilere merdivenden değil zikzak çizen bir rampayı tırmanarak çıkıyoruz. Üst galeride ilk dikkatimi çeken dantel gibi örülmüş izlenimi veren mükemmel sütun başlıkları. Soldaki galeride kilise içindeki mozaiklerin resimlerinin sergilendiği bir bölüm var.

Müzeyi daha farklı açılardan görmek için en uç noktalara kadar ilerliyoruz. Kubbe pandatifleri (kubbeyi altındaki dikdörtgen mekana bağlayan büyük üçgen bingiller) üzerinde dört büyük melek figürü bulunur.

Panolar Hattat Kazasker Yesarizade Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmış. Allah, Hz Muhammed, Hz Osman, Hz Ebubekir, Hz Ali, Hz Ömer, Hz Hasan, Hz Hüzeyin yazılan levhalar oldukça dikkat çekici.

Sağdaki üst galeriye ulaşmak için imparatorun halka hitap ettiği, görüş açısının tüm kiliseye hakim olduğu koridordan geçiyoruz.
Sağ üst galeri içinde ilerlediğimizde önce mermer kapı karşılıyor bizi.

Büyük kilise toplantıları , papazlar meclisi bu üst galeride yapılmaktaymış.

Mermer kapıdan geçer geçmez hemen sağ tarafta "deesis" panosu kaşılıyor bizi; panonun büyük kısmı harap olmuş. Ortada İsa , yanlarda Meryem ve Yahya , mahşer günü peygamberden yardım istenmektedir.

Aynı bölmede yere monte edilmiş mezar kapağı üzerinde Henricus Dandolo, Latin yağmacıların komutanının ismi kazınmış olarak görülür.
1204 yılında 4. Haçlı Seferi olarak gelişip İstanbul’un işgali ile sonlanan Latin yağmasında kilisenin içindeki pek çok kutsal eşya (rölikler) , dekoratif malzeme İtalya’daki kiliselere kaçırıldı..

Biraz daha ilerlediğimizde iki mozaik tablo daha çıkıyor karşımıza. Bir tanesinde IX. Konstantin Monomahos ile eşi Zoe'nun yer aldığı bir pano var, ortada Hz İsa bulunmakta. Biraz gerideki başka bir panoda, 2. İoannes Komnenos, Macar asıllı eşi Eirene ve çocukları tasvir edilmekte.

Üst galerilerden sonra yeniden aşağıya inip iç narteksi geziyoruz. Bu nartekde bazı Bizans taş eserleri, vaftiz çanağı gibi buluntular sergileniyor. Mermerden bir prenses lahidi de burada.


Müzenin avlusunu yeterince gezecek vaktimiz olmadı maalesef.
Sultan II. Selim, Sultan III. Mehmet, Sultan III. Murat ve şehzadelerin türbeleri, Sultan I. Mahmut'un şadırvanı, sıbyan mektebi, imareti, kütüphanesi, Sultan Abdülmecid'in hünkar mahfeli, muvakkithanesi, Ayasofya'daki Türk çağı örnekleri olup türbeler, iç donanımı, çinileri ve mimarisiyle klasik Osmanlı türbe geleneğinin en güzel örneklerini burada bulunmaktaymış.

Bazı arkeolojik terimler:

Narteks: Kiliselerin ön cephesinde bulunan giriş bölümü

Nef: Eski kiliselerde, binanın ana aksı yönünde devam eden koridorlardan her biri.

Apsis: Bazilika tipi kilisenin doğu kısmında dışarı yarım yuvarlak taşan kısım. Mihrap yerine geçen bölme.

Atrium: Kilise avlusu



Hiç yorum yok: