15 Mart 2009 Pazar

Doğu Karadeniz 2007 (Black Sea Region Journey, 2007) - Çeymakçur Yaylası (Plateau Ceymakcur)


Aşağı- Yukarı Çeymakçur Yaylası (03.09.2007)

Sabah 8:00 gibi kahvaltı hazır, yöresel ürünler ekstraya giriyormuş, kahvaltı gaaaayet standart, domates, peynir, zeytin.. Saat 9:00 gibi arabayla yola çıkıyoruz. Karadeniz yaylası göreceğiz heyecanı ile dolmuşun en önüne kuruluyoruz. Yaklaşık 1500 metrede daha önce dağdan yuvarlanmış buzulu görmek için mola veriyoruz. Aşağı Çaymekçur denilen yaylaya kadar araçla gidiyoruz, yukarı Çaymekçur’a kadar yürüyerek çıkılacakmış. Denildiğine göre en kolay parkurlardan biriymiş. İlk gün olduğu için olsa gerek bana hiç de kolay gelmiyor, biraz zorlanıyorum. :( Yukarı Çaymekçur rakımı yaklaşık 2000 metre. Yukarı Çaymekçur’da bir yayla evine misafir oluyoruz. Hatice Teyze vadinin karşı kıyısında , Celal ile bağırarak iletişime geçiyorlar. Hatice Teyze eve gelene kadar teyzenin yakınları bizi evin bahçesine buyur ediyorlar, herkesin pili bitmiş durumda, bulduğumuz yere yığılıp kalıyoruz.
Celal ile Hatice Teyzenin muhabbeti evlere şenlik, Celal’in Hatice teyzeme sevgisi bitmek bilmiyor, gel bir daha sarılalım, özledim seni derken Hatice Teyze elinde sopası ile Celal’in kafasına indirdi indirecek.. :))) İşte o an..

Bir yandan da ayranlar hazırlanıyor, bu yürüyüş sonunda serin serin ayranlar pek bir iyi geliyor herkese. Hatice Teyze misafirlere alışık, herkesle ayrı ayrı sarılıyor, fotoğraf çektiriyor.
Dönüşte dereye gireceğiz, serinliyeceğiz ama yanımızda mayo yok, bazıları da yüzmek için uygun yer yok diye bulunduğu yerden inmeyip “cool” takılıyor. :)

Ancak ayaklarımı sokarak istifa edebiliyorum bu serinlikten. Sema arkadaşım da suya girmek isteyip de iç geçirenlerden. Ama Allah’ın sevgili kulu işte.. Dileği çok geçmeden gerçekleşiyor, bulunduğu yerden sağa sola laf yetiştireceğim derken, kaşla göz arasında derenin içine düşüveriyor, neyse ki düştüğü yer bir yarık olduğundan sürüklenmeden kolundan yakalayıp çıkarıyoruz onu. Nilgün de yarım saat mi desem bir saat mi desem tam biz toplanıp gitmeye karar vermişken, dereye girmeye karar veriyor. :)) Girmesi ile soğuktan çıkması dakikalar sürüyor ama “ben de girdim o soğuk suya” diyebilecek olmanın gururu başka canım!

Aşağı Çaymekçur’a arabayı bıraktığımız yere geliyoruz. Bugün menüde sucuk ekmek var, yemek hazırlanana kadar Aşağı Çaymekçur Köyünün kıyısına kadar yürümeye devam ediyoruz. İyi ki de devam etmişiz, bir de umumi lavabo buluyoruz, dağda nimet sayılabilecek bir durum.

Çaymekçur adı çermakcur’dan gelmekte. Çermakçur (çermak = beyaz, çur =su) Ermenice kökenli, asıl rakı anlamına gelmekte. Evlerin hemen hepsi yöreye özgü ahşap mimari örneği. Daha çok Güroluk Köyü sakinleri burada ikamet etmekteymiş.
Yaylacılığın amacı yazın sıcaklardan kaçıp serin hava arayışı değil, hayvanların otlak ihtiyacını karşılamakmış. Yaylada kışa hazırlık olarak ot biçilip kurutuluyor, hayvanların kışlık yiyeceklerinin bir kısmı bu kurutulmuş otlardan oluşuyor. Açıkçası önceden neden yayladan ot biçilip sırtlarda taşındığına bir anlam veremezdim.

Çaymekçur’da sucuk ekmeklerimizi yedikten sonra bir canlanma başlıyor grupta yeniden, arabadan gelen müzik sesinin etkisi mi bu bilemiyorum. Horon oynamayı azıcık bilenler bize kısa bir şov yapıyor. Nilgün, Nesibe ve Celal’e buradan tekrar teşekkürler..

Biz de kendi bildiğimiz havalarda kendi çapımızda oynuyoruz işte..

Yemek sonrası hareket zamanı.. Galer Düzüne kadar yürüyerek ineceğiz, bu arada hava giderek kapanmakta. Yolda hafif bir çilenti başladığında yağmurluklarımızı yanımıza gezdirmeye getirmediğimizi anlıyoruz. Galer düzüne kadar ormanlık bölgeden yürüyeceğiz, bu güzelim yeşili , coşkun dereleri seyrederken yağmur kimin umurunda.

Bizim doğayı sevdiğimiz kadar doğa da bizi seviyor olmalı ki karşımıza sürekli böğürtlenler çıkarıyor.


Galer Düzü, adından anlaşılabileceği gibi düzlüğü geniş bir bölge, Ağustos ayında yayla şenliklerine de ev sahipliği yapmaktaymış.

Galer Düzünde bizi bir çay ziyafeti bekliyor.

Programa göre çay molasından sonra dolmuşumuza binip Ayder’e döneceğiz ama içimizde yeşile karşı öyle bir açlık var ki yorgunluğumuzu duymazdan gelip yürümeye devam ediyoruz.

Ayder’e yaklaşırken kaç tane su akarına, kaç tane şelaleye rastladık bilmiyorum ama bize küresel ısınmayı unutturan bu manzaraları gördükçe, kendimize arka fon yapıp boy boy resim çekildik, su görgüsüzlüğü bu olsa gerek .
Ayder’e yaklaşırken Sevdalılar Kayasını da kadraja almak için tam fotoğraf makinemi hazırlıyordum ki bir de baktım kayanın üstünde bir aile piknik yapıyor, bu duruma bozulmam çok uzun sürmüyor, kayanın üzerindeki aileye sadece “meraba” dememiz, ailenin elinde avcunda ne varsa bizimle paylaşmasına yetiyor. Tam sevgili Sema, kayanın tepesine çıkmış, ailenin sofrasına oturacakken müdahale ediyoruz, neme lazım, bir daha Karadeniz’e gelmeye yüzümüz olsun değil mi? Ben diyorum, Doğu Karadeniz insanı bambaşka!

Ayder girişindeki Gelintülü Şelalesini de doyasıya seyredip pansiyonumuza geliyoruz.

Yarın programda Avusor Yaylası var..



Doğu Karadeniz 2007 (Black Sea Region Journey in 2007) - Sümela Manastırı (Sumela Monatery)

02.09.2007

Sabah 9:00’da Trabzon Havaalanındayız. Yolcu bekleme salonunda elinde tur şirketi tabelası olan birilerini arıyorum. Sonra sürekli birilerini karşılayıp onları sağa sola oturtan iki genç arkadaş dikkatimi çekiyor. Yanlarına gidince olay açıklığa kavuşuyor, genç arkadaşlardan birisi Celal bizim rehberimizmiş. Tur katılımcılarının hepsinin burada olduğuna kani gelince bizi dışarıya alıyorlar, dolmuşda hiç kimse bir birini tanımıyor, zaten tanışmaya da hevesli görünmüyor zira herkes yol yorgunu.

Bugün programda ilk ve tek görülecek yer Sümele Manastırı. Doğrusu manastırı yakından göreceğim için içim içime sığmıyor, daha önce resimlerdeki o heybetli silüetini düşününce heyecanım artıyor. Önce Maçka merkezde bir ihtiyaç molası veriliyor, bir ilaç almamız lazım, nöbetçi eczane arayışına başlıyoruz, nöbetçi eczane kapalı ama nöbetçi olmayan bir tane açık.. Karadeniz’de olduğumuz gerçeğini işte o an kavrıyorum, olaylar tersine işliyor burada..
Maçka’dan Sümele Manastırına giden yol çevresindeki yemyeşil doğayı hayran hayran seyrederek ilerlerken, dönüşte buralarda bir yerde mola verebilmemizi umut ediyorum. Manastıra biraz yaklaşınca, manastırın karşıdan iyi görüntü verdiği bir noktada fotoğraf molası için duruyoruz.
Çok uğraşırsanız arkada bir yerlerde manastırı da görebilirsiniz .. :)
Sumela Monastery Scenery;


Manastıra direkt araç yolu yok, belirli bir yerden sonra patikadan yola devam ediyoruz.

The way we had to climp up to Monastery


Patikada ilerlerken, bu açıdan binanın ön cephesinin tam görünmemesine içten içe üzülüyorum, taaa nerelerden gelip Sümele’nin o mağrur duruşunu göremeyecek olmak büyük talihsizlik.

Yol üzerinde bizi kemençe resitali bekliyordu. :)

A fiddle player was waiting us on our way, fiddle (small violin played like a cello) a traditional music instrument in Black Sea Region)

Manastıra giriş kapısı 4. katta, buradan girip önce bir merdivenle manastırın ilk yapısı olan mağara kilisenin olduğu küçük mahalleye iniyoruz. İlkönce bir mağara iken sonradan etrafı duvarla çevrilerek bir kilise haline getirilen kısım mekanın en önemli yapısı. Tam fotoğraf çekmeye kendimi programlamışım, rehberimizin çağrısı ile yerime çakılıyorum, önce manastır hakkında kısa bir konuşma yapılacakmış, en azından başta kısa demişlerdi.

Manastırın kuruluşuna ait pek çok söylence var, Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsaneye göre Atina'lı Barnabas ile Sophronios adlı iki keşiş aynı rüyayı görmüşler; rüyalarında, Hz.İsa’nın öğrencilerinden Aziz Luka’ın yaptığı üç Panagia ikonundan, Meryemin bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sümela'nın yerini görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon'a gelmiş, orada karşılaşıp gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlar.

İlk yapılış tarihi 4. yüzyıla dayanan manastırın bugün 13-14. yüzyıllarda yapılmış bölümleri ayakta kalmış. Manastır, 406 yılında ve Hıristiyanlığın ilk yayılmaya başladığı dönemlerde dağın kayalık kısmının içi oyularak yapılmış. Bizans imparatoru Justinianus döneminde yeni eklemeler yapılmış ve VI. yy.da yeniden inşa edilen manastır, 1360’da tekrar bir tamirat görmüş. Rum Pontus Kralı III. Alexis’in yaptırdığı bugünkü bina, aynı zamanda taç giydiği binaymış.
The Sümela Monastery (Greek: Παναγία Σουμελά, Turkish: Sümela Manastırı) stands at the foot of a steep cliff facing the Altındere valley in the region of Maçka in Trabzon Province, Turkey. It is a major tourist attraction located in the Altındere National Park. It lies at an altitude of about 1200 metres overlooking much of the alpine scenery below.
The monastery was founded in the year 386 (during the reign of the Emperor Theodosius I, AD 375 - 395) by two Athenian priests - Barnabas and Sophronius according to the
Turkish Ministry of Culture [1]. Legend states that they found an icon of the Virgin Mary in a cave on the mountain and decided to remain in order to establish the monastery.
During its long history, the monastery has fallen into ruin several times and been restored by successive Emperors; During the 6th Century AD, it was restored and enlarged by General
Belisarius at the behest of Justinian [2].
It reached its present form in the 13th century after gaining prominence during the reign of
Alexios III (1349 - 1390) of the Komnenian Empire of Trebizond (established in 1204). At that time, it was granted an income from imperial funds. During the time of Manuel III , son of Alexius III, and the reigns of later princes, Sümela gained further wealth from new imperial grants.
Following the conquest by the
Ottoman Sultan Mehmed II in 1461, it was granted protection by order of the Sultan and given rights and privileges which were renewed by following Sultans. Monks and travellers continued to journey there throughout the years and the monastery was extremely popular up until the 19th century.
The Monastery was seized for a time by the Russians during the occupation of Trabzon between 1916 - 1918.
It was finally abandoned in 1923, following the population exchanges between
Greece and Turkey after the Treaty of Lausanne.
Today its main purpose is as a tourist attraction. Its place overlooking the forests and streams below make it extremely popular for its aesthetic attraction as well as for its cultural and religious interests. The Turkish government is currently undertaking necessary restoration works to the site.

Manastır topluluğu; ana kaya kilisesi, iki şapel, ayazma, hizmet birimleri, keşiş ve öğrenci odaları ile misafirhaneden oluşmakta. İki katı teras olmak üzere altı katlı olan manastırın 72 odası bulunuyor. Her katta sekizer oda İncil’den alınan konuların işlendiği fresklerle kaplı. (Gerçi tadilat devam ettiği için biz göremedik) Fresklerin çok azı günümüze ulaşabilmiş.

1923 yılında boşaltılıp terk edilmiştir. Daha sonra geçirdiği yangın, doğa koşullarının etkileri ve çeşitli yağmalar sonucu kısa sürede harabe haline gelmiştir. 1972 yılında ören yeri olarak ziyarete açılan yapıda, restorasyon çalışmaları halen devam etmekte olduğu için yalnızca ilk manastır kısmını görme şansımız oluyor.
Small quarter is containing the most important buildings of Monatery , two chapels and the cave churc, the first constitution of the complex of Monatery..



Bir kısmı yok olmuş at resminin Yavuz Sultan Selim'in atına ait olduğunu o gün öğreniyorum, olayın hikayesine gelince;

The painting of Yavuz Sultan Selim (an impressive Sultan of Ottoman Empire) and his white hourse. He had been injured during a hunting action near by the monatery, the monks had hosted him sincerely and cured his bruise. For this reason he supported the constracrion of the monastery and gave four golden candelabras as present to monastery, but now they are lost (stolen)



Yavuz Sultan Selim döneminde, bir gün avlanırken hastalanan Sultan, Meryem Ana Manastırına çıkarılarak rahipler tarafından tedavi edilir. İstanbul'a dönüp, tahta çıktığında, büyük bir kadirşinaslık ile bir zamanlar kendisini tedavi eden rahipleri ve manastırı unutmayarak, onlara da hem altın, hem arazi ve hem de boyları 1.5 m olan dört altın şamdan ihsan eder.


Yavuz Sultan Selim'in dışında pek çok Osmanlı Sultanı manastırın tamiratı için maddi destekte bulunmuş, ne mutlu ki böyle humanist bir milletin torunlarıyız.

Sevgili Alp, (diğer grubun geçici rehberi) manastırın tarihi hakkında, sonra da asıl şapel binasının cephesindeki, Hz İsa’nın doğuşundan, çarmıha gerilişine, göğe yükselişine kadar olan olayların betimlendiği freskleri kronolojik sırayla teeeek tek anlatıyor.

The inner and outer walls of the Rock Church and the walls of the adjacent chapel are decorated with frescoes. The frescoes of the time of Alexios III can be seen on the inner wall of the Rock Church facing the courtyard. The frescoes of the chapel which were painted on three levels in three different periods are dated to the beginning of the 18th century. The frescoes of the bottom band are of superior quality.



Gayet aydınlatıcı bir anlatımı takiben hala bayılmayanlarla beraber açık olan bütün kapılardan girip çıkmaya başladık. Binanın büyük bir kısmı tadilatta olduğu için gezimiz çok kısa sürüyor. Doğrusu kendimi manastırı gezmiş saymıyorum, bir adım öne giderken iki adım geriye gidiyorum, manastırı en son terk eden kişi oluncaya kadar ayrılmak gelmiyor içimden. Burası ne zaman tadilattan çıkar bilmem ama geri kalanını görmek için bir gün yeniden gelmeyi düşünüyorum.

Manastır dönüşü Maçka’ya geri dönerken Coşandere tesislerinde yemek molası veriliyor.

Cosandere Restaurant end Butique Hotel, on the way to Macka


Oturduğumuz yerden coşan bir dere göremesem de muhlamanın tadı mekan bağımlılığımı unutturuyor bana.. Grup içindeki kişilerle yeni yeni tanışmaya başlıyoruz restoranda. Yemek sonrası alışveriş yapabileceğimiz bir iki dükkana uğruyoruz ama Çin mallarının burada da ana temayı oluşturuyor olması, alışveriş hevesimi yarıda bırakıyor.

Yolda yerel dokuma ürünlerinin satıldığı başka bir mağazanın önünde yine mola veriyoruz. Tabii ki yerel dokuma ürünlerinden almak için can atıyorum ama tek mağaza seçeneğinin sunulmasını protesto ederek sadece çay kolonyası alıp çıkıyorum..

Durduğumuz bir benzin istasyonunda balık ağlarını işte böyle kullanmışlar..


Ve nihayet Ayder’deyiz, pansiyonumuz yaylanın hemen en yüksek noktasında konumlanmış, Ayder manzarasına hakim. Odamız da öyle. Odaya girer girmez sıcak bir hava akımı çarpıyor yüzüme, pencereler kapalı diye odanın bu kadar sıcak olduğu sanısına kapılıyorum ama kalorifer peteğine dokunduğumda yanıldığımı anlıyorum, cayır cayır yanıyor petekler. Sonradan öğrendiğime göre tamirat nedeni ile yakılmışmış. Öyle seviniyorum ki, ne de olsa biz serin serin uyumaya gelmedik mi buraya..

Akşam yemeğinde de yöresel yemek bekliyoruz tabii, azıcık ucundan beklentimizi karşılamışlar. Garnitür olarak getirilen pazı yöreye özgü, o gün yemekte en sevdiğim parça. Bir de pastane yapımı baklavaları saymazsak tabii.

Yemek sonrası ertesi günkü yayla yürüyüşü öncesi bu tür yürüyüşlerde mutlaka olmazsa olmazlarını anlatıyor rehberlerimizden Alp. Yukarılardaki havanın ne zaman ne yapacağı belli olmazmış, hava durumu o gün için “hava açık olacak” dese de aniden yağmur bastırabilirmiş, sular içilemeyecek kadar çamurlanabilirmiş.. vs. Tahta oluklardan akan suları bir kaba doldurmadan içersek uçuk olma riskimiz varmış. Muhtemelen su çok soğuk, uçuk virüsünün aktive olabileceği doku şartları oluşuyor. Yürüyüş şeklimizden, vereceğimiz molanın süresine kadar hepsi tek tek mantık çerçevesinde izah ediliyor. Ne de olsa ilk defa bu kadar yüksek bir rakıma tırmanacağız, şehirdeki kondüsyonun burada ne kadar geçerli olacağını yarın göreceğiz.





11 Kasım 2007 Pazar

Soğukçeşme Sokağından Alemdar Caddesine doğru (Sogukcesme Street)

22 Temmuz, July 22

III. Ahmet Fountain

Haseki Hürrem Hamamından sonra Sultanahmet’in arka sokaklarına doğru dolanıyoruz. Topkapı Sarayı kapısının önündeki gösterişli III. Ahmet Çeşmesine selam verip Soğukçeşme Sokağına giriyoruz. Soğukçeşme Sokağı, tarihi İstanbul evlerinin bulunduğu sokak, Topkapı Sarayı'nın duvarına yaslanmış cumbalı, kafesli, 2-3 katlı, 8-10 odalı ahşap evlerin oluşmakta, sokağın geçmişi 18. yy. kadar inmekte.

Sogukcesme Street;

This narrow street running between the walls of Topkapi Palace and Ayasofya in Istanbul was completely renovated by the Turkish Touring and Automobile Association ("Turing") under the leadership of its longtime chairman, Mr Çelik Gülersoy.
The houses along the street now comprise an Ottoman-style inn called the Ayasofya Pansiyonlari operated by Turing.
The houses are built right against the Topkapi Palace wall and look directly onto the great bulk of Ayasofya. Çelik Bey had difficulty obtaining official permission from the city government to undertake his project. He once told me:
"They said it wasn't right to build houses against the palace wall. They said the old houses should be torn down and not replaced. 'You'd never find houses against the palace wall in London or Paris,' they said.
"I told them, 'That's what is so wonderful about Istanbul! People built houses right up against the sultan's palace!'
"They finally agreed to let me restore the houses."

The entrance of the street

Sık çıkan yangınlar ve bakımsızlık nedeniyle giderek yıpranan evler, özellikle 1960'lardan ,itibaren eski sahiplerinin terk etmesiyle enkaz haline gelmiş. 1985-86 yıllarında Turing tarafından günün malzemesi kullanılarak restore edilen sokaktaki 9 bina, bir pansiyon dizisi haline getirilmiş.

Evler, Yaseminli Ev, Mor Salkımlı Ev, Hanımeli Ev gibi adlarını etrafına dikilen çiçeklerden almıştır. Evlerden birinde Rahmetli Çelik Gülersoy’un şahsi kütüphanesi olan kitaplık bulunmakta.

İşte Cüneyt Arkın’ın eski filmlerinde sıkça görmeye alışık olduğumuz meyhane olarak karşımıza çıkan mekan. Bir Roma Sarnıcı olan mekan restore edilerek taverna olarak kullanılmaya başlamış.

Old Rome Cistern is restored as tavern now and in the past it was using as film studio

Soğukçeşme Sokağı , Gülhane Parkının kapısının önünden Alemdar Caddesine açılıyor. Caddeden karşıya geçtiğimizde başka bir tarihi mekanı daha ziyaret edeceğiz, Zeynep Sultan Camii.
Zeynep Sultan Camii 1769 yılında III. Ahmed'in kızı Zeynep Âsime Sultan tarafından Ayazma Camii'nin de mîmarı olan Mehmed Tahir Ağa'ya yaptırılmış barok tarzındaki câmii.
The Zeynep Sultan Mosque (in Turkish Zeynep Sultan Camii) is a mosque built in 1769 by Ayazma Mosque's architect Mehmet Tahir Ağa for Ahmed III's daughter Zeynep Asıme Sultan. It evokes Byzantine churches because of its architectural style and materials that were used in its construction

Biraz daha ileride demir parmaklıklar arkasında küçük bir mezarlık çarpıyor gözümüze. Bir zamanlar burası Hasan Ünsi Hz. Aydınoğlu Tekkesiymiş. 1509’da II Bayezid devri ulemasından Tebrizli Muhyiddin Mehmet Efendi tarafından yaptırılmış, 1925’de kapatıldıktan sonra harap olmuş ve 1960’da yıktırılmış.

Once upon a time, the cemetery was Dervish Lodge of Hasan Unsi Hz. Aydinoglu










Haseki Hürrem Sultan Hamamı..


22 Temmuz 2007

Sultanahmet Meydanında bir Mimar Sinan eserini de görmek üzere Sultanahmet Camii’nden ayrılıyoruz.
(resim exploreturkiye sitesinden alıntıdır)

Hamam’ı Kanuni Süleyman’ın Rus asıllı eşi Hürrem Sultan (Rokselan) yaptırmıştır. Hürrem Farsça’da “gönül açıcı” anlamına gelir ama bilindiği gibi Hürrem Sultan daha çok açtığı dertlerle tarihte yerini almıştır. Hürrem Sultan’ın hayatı ve dalaveraları pek çok romana malzeme olmuştur, kısaca Hürrem Sultan’ın hayatına göz atmaya ne dersiniz? (Kaynak: Ufuk Gazetesi - Banu Erkmen)

Kanuni Sultan Süleyman Manisa’da şehzade iken Hürrem Sultanı tanıdığında gözdesi Mâhidevrân Sultan’dan oğlu Mustafa doğmuştu. 15-16 yaşlarında iken yanına aldığı Pargalı rum kölesine her gece şiir dinletileri ve eğlenceler düzenleten Kanuni bir taraftan da gelecekteki padişah olarak hocaları tarafından eğitiliyordu. Bu arada velihat-şehzade sarayına satın alınan bir rus köle, haremi birbirina katıyor, yaptığı isyankârlıklarla herkese yaka silkeletiyordu. Bir an geldi ki, duruma artık katlanamayan haremin kethüdası ve haremağası şehzadenin huzuruna çıkıp, cariyenin saraydan atılmasını talep ettiler. Haremde o güne kadar böyle bir olayın görülmemesinden ötürü çok şaşıran şehzade, cariyeyi tanımak için karşısına getirilmesini istedi. Gelen kölenin güzelliği karşısında gözleri kamaşan Kanuni, cariyeden kendisini anlatmasını istedi. Adının Roksalan, Ordodoks bir rus papazının kızı olduğunu, haremde kalıp herkese hizmet etmek yerine, şehzadenin ayakları dibine oturup o’na hizmet etmeyi hep hayal ettiğini kölenin ağzından dinledi. Bu kadar rahat konuşması, muhteşem güzelliği ve munis tavırları ile şehzadeyi etkileyen Roksalan’a huzura çıkışından yarım saat sonra şehzade;-- Bundan böyle senin adın can yakıp yürek tutuştururcasına gülen anlamında Hürrem olsun. Sen artık can yoldaşım, gönül ortağımsın, mutluluğumu da, dertlerimi de, sıkıntılarımı da paylaşan olacaksın. İçimde hep hissettiğim, ama adını koyamadığım hasret meğersem ki senmişsin. Dedi......Ve o andan, ölene dek Roksalan Kanuni’nin önce gözdesi, sonra Haseki Sultanı oldu.

1520 yılında şehzade Süleyman tahta geçtiğinde, Hürrem Sultan için de rakiplerini ortadan kaldırıp, kendi çocuklarını tahta çıkarma mücadelesi başladı. İlk oğlu şehzade Mehmet’in doğumundan 9 ay sonra kızı Mihrimâh doğmuş ama bu arada Kanuni’nin bir başka cariyeden Murat adı verilen bir şehzadesi daha olmuştu. Kendisinden önce Mâhidevrân’dan olan velihat-şehzade Mustafa’da hayattta idi. Onların hayatta olması kendi çocuklarının hiç bir zaman iktidar olamaması demekse, Hürrem ağlarını örmeli, onları ortadan kaldırmalıydı. Önündeki en büyük engellerden biri de körü körüne Sultan’a hizmet eden Pargalı Rum köle (o artık sadrazam olmuştu, adı da Frenk İbrahim paşa olarak tarihe geçmişti) idi. Bir de üstelik Sultan Süleyman kızkardeşini Frenk İbrahim Paşa’ya vererek kendine damat yapmıştı. Gittiği seferlerden başarı ile dönen, aldığı her görevi hakkı ile yerine getiren Paşa’nın gözleri üstünde olduğu sürece hiç bir şey yapamayacağını anlayan Hürrem ilk sıraya onu aldı. İmparatorluk sınırlarını genişletmekten, devleti zenginleştirmekten başka düşüncesi olmayan Sultan Süleyman ise hep seferlerde idi. Şöyle yanında koca diye 2-3 yıl devamlı kalmıyordu ki, plânlarını arka arkaya devreye sokabilsin. Ama özel ulakları sayesinde Kanuni’yi yalnız bırakmıyor, mektup üzerine mektup yazıyordu. Neler yazmıyordu ki.“Ayağınızın bastığı toprağı yüzlerce defa öptükten sonra, benim güneşim ve saadetimin sermâyesi Sultanım.“Eğer siz, bu ayrılık ateşi ile yanmış, ciğeri kebap, sinesi harap olmuş, gözleri yaşla dolmuş, gecesini gündüzünden ayıramayacak kadar hasret denizinde boğulmuş biçareyi; aşkınızla, Ferhat ve Mecnundan beter olmuş âşık kölenizi sorarsanız, Sultanımdan ayrı olduğumdan beri bülbül misâli âhım ve feryatlarım dinmemiştir. Öyle bir hale düştüm ki, bu hasretin verdiği kahrı ve acıyı, Tanrım düşmanlarıma vermesin. “Benim devletli Sultanım, düşününüz ki bir buçuk aydır sizden bir haber alamamıştım. Allah bilir ki, gündüzden geceye ve geceden gündüze kadar ağlıyordum. Yaşamak haram oldu. Dünya daraldı. Gözlerim kapılarda, sizden gelecek haberi beklerken çok şükür, “fetih ve zafer” haberiniz yetişti. “Tanrı sizi inandırsın ki benim Pâdişahım, Sultanım. Sanki ölmüştüm de, taze can gelip dirildim.Tanrıya şükür olsun gözümün nuru Şâhım, Sultanım.”Haremde üstünlüğü elde etmek yarışında bu mektupları gönderirken bir taraftan da Pâdişaha üst üste dört şehzade daha doğurdu. Abdullah, Selim, Bayezit ve Cihangir. 5 erkek bir kız çocuk sahibi olunca Pâdişah’ı İbrahim Paşa’nın sultanlığını ilân edeceği yalanı ile kandırarak boğdurttu. Makbûl Frenk İbrahim Paşa artık Maktûl Frenk İbrahim Paşa olmuştu. Kızı Mihrimâh’ı da Rüstem Paşa ile evlendirmişti. Rüstem Paşa İran üzerine sefere giderken kendisi ile anlaştı ve yaptıkları plân uyarınca Paşa seferde iken Sultan’a bir mektup yollayarak, mektubunda velihat-şehzade Mustafa’nın geçtiği yerlerde ordu topladığını gördüğünü, padişah babasını hallederek tahta geçme hazırlıkları yaptığını yazdı. Mektubu alan Kanuni hemen sefere çıktı, Konya Ereğlisi’nde Otağ-ı Hümayûn kurdu. Amasyadan oğlunu çağırttı. Her şeyden habersiz gelen bahtsız velihat-şehzade babasının çadırına girdiği zaman cellatlarca karşılandı. Hemen kementle boğularak öldürüldü. Arkadan çadıra giren oğlu, karısı ve yardımcıları tek tek boğuldular. Bütün bunlar olurken Kanuni kadife bir perdenin arkasından cinayetleri izledi. Çadırda bulunan şehzade Cihangir ise korkudan hastalandı ve kısa bir süre sonra öldü. Damadının sadrazamlıktan atılıp yerine Arnavut Kara Ahmet Paşa’nın getirilmesini içine sindiremeyen Hürrem yine Pâdişahı kandırdı, o’nu da boğdurtarak Rüstem Paşayı tekrar sadrazamlığa getirtti. Sırada Mâhidevrân Sultan(bir diğer adı Gülfem idi) vardı. Murat ve Mahmut adlı oğullarının anasını da Hürremin saçtığı nifakların etkisinde kalarak Kanuni yatağında boğdurmaktan çekinmedi.Mutluydu Hürrem, istediği her şeyi elde ediyordu. Koskoca Kanuni Sultan Süleyman’a hükmediyor; istediğine görev verdirtiyor, istemediğini ya azlettiriyor ya da öldürtüyordu. Ama bir gün sancılarla kıvranmaya başladı. Sarayın bütün hekimleri ellerinden geleni yapmasına rağmen sancılar azalmadı bilâkis arttı. Çok sağlıklı iken, her şey yolunda giderken ne olmuştu? Her şeyin belki de farkına varmış olan Kanuni artık onun elinde oyuncak mı olmak istememişti? Yoksa, kendisi gibi başka hırslı ve hınçlı kadınların tuzağına mı düşmüştü? Eceliyle mi öldü bilinmez ama, imparatorluk halkının sağlığında yaptıklarından dolayı çıkardığı dedikoduları örtbas etmek amacı ile bir sürü eser yaptırtıp geriye bırakmıştı.
Çifte hamamda kadın ve erkeklerin ayrı kapılardan girerek kullandıkları bölmeler sonradan Kültür Bakanlığınca onarılarak birbirleri ile bağlantılı hale getirilmiş. Şu an el yapımı halı ve kilimlerin satıldığı bir mağaza olarak kullanılıyor ama içeriyi rahatlıkla gezebilirsiniz.

Burası Mimar Sinan’ın İstanbul’da yaptığı en büyük çifte hamam. Çifte hamamların özelliği hem kadın hem de erkekler için ayrı bölümler içerdiği için haftanın her günü açık olmasıymış, diğerumumi hamalarda ise kadınlar ve erkekler günü farklıdır.

Hamama eskiden erkeklerin girdiği gösterişli kapıdan giriyoruz. Erkekler kısmının girişi, diğer hamamlarda hiç görülmeyen bir mimari uygulanmış, beş birimli bir revakla süslenerek yapıya bir cami girişi havası verilmiştir. Kapıdan girer girmez bizi ortasında ters duran balıklardan oluşan fıskiyesiyle mermer bir havuz karşılıyor.

Burası hamamın “Camekan” ya da “Soğukluk” diye bilinen kısmı. Yıkanmaya gelenlerin üst katlardaki ahşap galerilerde soyunup , peştamalini kuşandığı, çayını yudumladığı yer burası. Buradan sonra “Ilıklık” denilen dikdörtgen planlı bir bölmeye geçiliyor. Buradan da dar bir kapı ile “Sıcaklık” olarak bilinen asıl banyo işlevini gören sekizgen planlı salona geçiyoruz. Sıcaklık’da ortada göbek taşı ve çevrede “kurna başı” denilen kısımlar ve küçük galeriler şeklinde düzenlenen “halvet” denilen yıkanma odaları yer almakta.

Hemen çoğu duvar halı sergisi nedeni ile tamamen kapatılmış, nadiren açıkta kalan kurnaların detayları da gözden kaçmıyor.

Buradan yine dar bir kapı ile eskiden ayrı olan kadınlar bölümüne geçilebilmekte. Erkek bölümünün oda sisteminin aynısı burada mevcut.

Kadınlar "Soğukluk" bölümünün eski hali (resim exploreturkiye sitesinden alıntıdır)

Sıcaklık’da oturup bir zamanlar burada yaşanan cümbüşü hayal edince gülümsememek elde değil. Sırf kız beğenmek için gelen erkek analarının fısıldaşmalarını, saray ve mahalle dedikodularının ballandırıldığını, yeni takı ve giyim kuşamların bir bir gösterildiği, tasların darbuka yapılıp göbek atıldığı anlar geçiyor gözünüzün önünden..

Hamam insanı gerçekten rahatlatıyormuş, baksanıza gezgingiller'e :))

Kadınlar bölümünün Soğukluk kısmında sergilenen el dokuması halı ve kilimlerin haricinde, bu göz nurların nasıl meydana geldiğini gösteren bir de tezgah yer alıyor. Bu tezgahlar beni önce taa Demirci’ye (Manisa’nın ilçesi) götürüyor. Çocukluğumda bu tezgahların arasında pek çok oynadığımdan başlarından hiç ayrılasım gelmiyor. Halıya iki ilmik de ben atayım istiyorum ama mağaza sahipleri pek yakınımdalar.

Gezgingiller eşinden minik bir halı dokuma kursu alıyorken.. :)

Kadınlar kısmın çıkışı oldukça sade, çukurlaştırılmış, bir nevi gizlenmiş bir çıkış. O dönemin örf ve adetlerini düşünecek olursak makul bir durum.